AİLENİN
KORUNMASI VE SAPKINLIKLA MÜCADELE İÇİN KANUN TEKLİFİMİZİ TBMM’YE SUNDUK
Toplumun temelini oluşturan aile kurumu, küresel ölçekte yürütülen
ideolojik saldırılarla ciddi bir tehdit altındadır. Sapkın akımların
yaygınlaştırılmasıyla birlikte yalnızca toplumsal dokumuz değil, insanlığın
geleceği de tehlikeye atılmaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde aile yapısının
zayıflaması, nüfus artış hızının durma noktasına gelmesine neden olmuş, bu
durum başta ekonomi olmak üzere sosyal dengeyi alt üst etmiştir.
Ahlaki ve manevi değerlerimizi zedeleyen hayasızca tutum ve
davranışların uluorta sergilenmesi karşısında ceza mevzuatının yeniden
düzenlenmesi artık ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiştir. Sapkın birlikteliklerin normalleştirilmesi ve
alenen sergilenmesi genel ahlakı ve kamu düzenini tehdit edecek boyutlara
ulaşmıştır. Bu yüzden, toplumsal huzurun ve ahlaki değerlerin korunması için bu
tür çirkefliklere karşı caydırıcı önlemler alınması gerekmektedir.
Cinsiyetsizliği yücelten ve insan fıtratını hedef alan bu
ideolojik saldırılar, evlilik kurumunu ve aile yapısını doğrudan tehdit
etmektedir. Bu nedenle aile kurumunun korunması için etkili ve caydırıcı yasal
düzenlemelerin yapılması acil bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Bu ihtiyaca binaen ve toplumsal talepler doğrultusunda, “Ailenin
Korunması ve Sapkınlıkla Mücadele” başlıklı kanun teklifimizi Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığı’na sunduk. Söz konusu kanun teklifi, toplumun ahlaki
yapısını korumayı, nesillerin ifsada karşı muhafazasını ve aile birliğinin
güçlendirilmesini amaçlamaktadır.
Bu mücadelede tüm siyasi partileri sorumluluk almaya, ortak değerlerimiz ve insanlığın geleceği için bu teklifimize destek vermeye davet ediyoruz.
GENÇLİĞİMİZİ
VE TOPLUMUMUZU YOZLAŞTIRAN MEDYA AĞLARI DERHÂL DURDURULMALIDIR
Gençliğimiz, dijital ve görsel medya yoluyla ciddi bir ahlaki ve
kültürel kuşatma altındadır. Başta TikTok olmak üzere bazı sosyal medya
platformları; gayrimeşru ilişkileri teşvik eden, şiddeti normalleştiren, şöhret
ve haz tutkusu aşılayan içeriklerle genç zihinleri esir almakta, onları sahte
ve sorumsuz bir dünyanın içine sürüklemektedir. Bu platformlar, gerçeklik
algısını sarsmakta; gençlerin, dijital meydan okumaları gerçek hayata
taşımasına ve hatta şiddet, istismar ve suça yönelmesine sebep olmaktadır.
Dijital sömürü düzeninin aparatlarından biri olan TikTok, bazı ülkelerde
yasaklanmış ya da sınırlandırılmıştır. Bizler de geç kalmadan gerekli adımları
atmalı, gençliğimizi bu dijital hipnozdan kurtarmalıyız.
Benzer bir tehlike de televizyon ekranları üzerinden evlerimizin
içine kadar girmektedir. Özellikle gündüz kuşağı programları; aldatma, çarpık
ilişkiler, zina, şiddet ve mahrem meseleleri utanmazca sergileyerek,
ahlaksızlığı sıradanlaştırmakta ve toplumun en temel kurumu olan aileye güveni sarsmaktadır.
Reyting uğruna adeta bir mahkeme salonuna çevrilen bu programlar, her gün
milyonlarca izleyiciye çürümenin ve çöküşün sahnelerini servis etmektedir. RTÜK
tarafından defalarca yapılan uyarılara ve kesilen cezalara rağmen bu
programlar, toplumun manevi yapısını zehirlemeye devam etmektedir.
Gerek sosyal medya platformları gerekse televizyon kanallarındaki yozlaştırıcı yayınlar, gençliğin ve dolayısıyla toplumun geleceği açısından büyük bir tehlike hâline gelmiştir. Gençliğimizi, ailemizi ve geleceğimizi korumak için bu kirli medya ağlarına karşı ivedilikle harekete geçilmeli, zararlı yayınlar yasaklanmalı ve toplumun değerlerini yaşatacak, bilinçli nesiller yetiştirecek sağlıklı bir medya düzeni inşa edilmelidir.
EVLİLİĞE
TEŞVİK VE 25 YIL ÜSTÜ EVLİLERE DESTEK
Evlilik yalnızca iki insanın hayatını birleştirmesi değil;
toplumun huzur ve istikrarının da temelidir. Nesil emniyetinin sağlanması ve
nüfusun kendini yenilemesi evliliklerin çoğalmasıyla mümkündür.
Evlilik aleyhtarı yıkıcı yayın ve çalışmalar, eğitim hayatının uzaması ve ekonomik sebepler gençlerin evliliğe mesafeli durmasına sebep olmaktadır. Bu bağlamda: Yeni evlenecek çiftlere evlilik kredisi/hibe, çeyiz yardımı gibi destekler daha yaygın ve etkili bir şekilde sunulmalı; genç istihdamına yönelik politikalar güçlendirilmeli; öğrenci evlilikleri desteklenmeli ve kolaylaştırılmalıdır. Aynı zamanda, dijital platformlarda aileyi değersizleştiren içerikler yasaklanmalı, evliliği yücelten, sadakat, merhamet ve vefa gibi değerleri öne çıkaran yapımlar zorunlu kılınmalıdır. 25 yıl evli kalan ev hanımlarına emekli maaşı bağlanarak emeklerinden dolayı ödüllendirilmelidir.
AİLE
KADININ SARAYIDIR
PKK ve uzantısı partilerin aile düşmanlığı hız kesmeden devam
ediyor.
Her ne kadar insanlık komünizmin kocasız, çocuksuz, ailesiz
komünal toplum modeline yüz vermeyip ondan fersah fersah uzaklaşsa da Kürt
halkının oyları ile siyaset yapan bazı siyasetçiler bu en ilkel fikirleri
“yeniymiş gibi pazarlamaya” devam ediyor.
Abdullah Öcalan’ın evliliği kölelikle eş gören sosyalizm kalıntısı
sözleri bu kez DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki tarafından taklit
edilerek bir kez daha aile ve kadın düşmanlığı yapıldı.
Aile kurumu, insanlık tarihi kadar eski olduğu halde bu kurumu
kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılayan bir yapı olarak tanıtmaya çalışan DEM
Partili vekil, kadın savunucusu gibi rollere bürünse de aile düşmanlığını PKK
lideri Abdullah Öcalan’dan aldığı icazetle sürdürüyor.
Bir taraftan kapitalizmin hedef aldığı aile kurumuna,
sosyalistlerin de aynı minval ve yerden ateş ediyor olması ekonomi, ahlak ve
değer sömürücüsü olan bu iki ideolojinin aslında ikiz kardeş olduğunun en net
göstergesidir. Aile kurumu kapitalizmin ürünü olsaydı, bugün kapitalizmin ileri
karakolu olan küreselciler aileyi hedef almaz, tıpkı sosyalistler gibi LGBT
sapkınlığının savunucusu olmazdı.
Eskimiş solcular ile küreselciler elbirliği ile aile kurumunu
hedef almaktadır. Çünkü aile kurumu, halkların varlığını koruyan en sağlam
kaledir.
Aile, küreselci ve lgbtci taifenin iddia ettiği gibi kadın
düşmanlığının merkezi değil; tam tersine kadın için saray, çocuklar için oyun
bahçesi erkekler için ise huzur mekânıdır.
Türk ırkçıları, Kürt kadınına “çok çocuk doğuruyor” iddiası ile hakaret ederken, Kürtlerin oyu ile Meclis’e girenlerin Kürtleri aile olmamaya, çocuk yapmamaya teşvik eden densiz açıklamalarını kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.
FAİZ
ARTIRMAK KAYNAKLARI SERMAYEYE PEŞKEŞ ÇEKMEKTİR
Merkez Bankası Para Politikaları Kurulu, 6 Mart'taki toplantısında
250 baz puan indirerek yüzde 42,5’e düşürdüğü politika faiz oranını, 17
Nisan’da 350 baz puan artırarak yüzde 46’ya yükseltti.
Yapılan açıklamada artış gerekçesi, önümüzdeki aylara dair
enflasyon beklentisi ve mevcut fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci
açısından oluşturduğu risk unsuru olarak belirtildi.
Enflasyonla mücadelede en kolay yöntem faiz artırımına gitmektir.
Artan faizler paranın yönünü dövizden mevduat faizlerine çevirirken, artan
faizlerin oluşturduğu yüksek maliyetler nedeniyle harcama ve tüketimden kaynaklanan
talebi önemli oranda kısmaktadır.
Faiz artırımı enflasyonla mücadelede belli dönemler için işe
yarayabilir. Ancak uzun vadede ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerinden kurtulmak
oldukça güçleşir.
Kur dengeleme ve talep kısılması yanında yüksek faizlerden
kaynaklı finansman maliyetlerinin artması, yatırım, üretim ve dolayısıyla
istihdama darbe vurmaktadır. Sermayesi olan yatırımcı da yatırımlara yönelmek
yerine sermayesini faize yatırmakta, dolayısıyla cari açığı kapatmada en etkili
faktör olan üretim sektörü ikinci bir darbeye maruz kalmaktadır.
Aynı zamanda hayat pahalılığının zirvede olduğu bu süreçte faiz
artırımlarının yol açacağı yeni bir “sıkılaştırma” süreci, toplumun önemli bir
kesimini daha fazla aç bırakma pahasına talebi törpülemek demektir.
Oysa gerek kur dengelenmesi gerekse dezenflasyon süreci açısından en makul yöntem, kamu harcamalarında tasarrufu merkeze alacak şekilde gelir-gider dengesini rayına oturtmaktır. Böylece kamu kaynaklarının sermayedârlara akması önlenebilecektir.
RUSYA’NIN,
TALİBAN’I YASAKLI ÖRGÜTLER LİSTESİNDEN ÇIKARMASI
Rusya'nın Afganistan İslam Emirliği’ni yöneten Taliban'ı “yasaklı
örgütler” listesinden çıkarma kararı, Afganistan’ın yeniden inşası açısından
önemli bir dönüm noktasıdır. 20 yıl süren işgalin ardından, siyasi, sosyal ve
ekonomik yapısı büyük ölçüde tahrip olan Afganistan’ın yeniden ayağa
kalkabilmesi için uluslararası toplumun, özellikle de İslam dünyasının
sorumluluk üstlenmesi gerekmektedir. Afgan halkı, uzun yıllar süren savaş,
yoksulluk ve dış müdahaleler nedeniyle ağır bedeller ödemiştir. Artık, onların
kendi geleceklerini tayin etme hakkına saygı gösterilmeli ve dışlayıcı
politikalar sona erdirilmelidir.
Afganistan'a uygulanan yaptırımların kaldırılması, dondurulan ulusal rezervlerinin iade edilmesi ve kalkınma projeleriyle desteklenmesi, halkın insanî krizden çıkışını kolaylaştıracaktır. İslam ülkeleri, bu süreçte sadece siyasi değil, ekonomik ve kültürel alanda da iş birliği geliştirerek dayanışma göstermelidir. Bu yalnızca Afganistan için değil, uluslararası adaletin ve barışın tesisi açısından da önemlidir. Küresel haydutluk ve çifte standartlara karşı ortak duruş sergilemek, emperyalist müdahalelerin yol açtığı tahribatı onarma yolunda atılacak en güçlü adımdır.
SİYONİST
REJİMİN GAZZE KATLİAMI
Bugün Gazze’de yaşananlar sadece bir insanî kriz değil, sistematik
bir soykırım olarak karşımızda durmaktadır. Siyonist terör rejimi, “güvenli
bölge” ilan ettiği yerlerde sivilleri diri diri yakarak katletmekte; kadın,
çocuk, yaşlı demeden herkesi hedef almaktadır. Yaklaşık iki aydır bölgeye tek
bir yardım tırı bile girmemekte, açlık, susuzluk ve ilaçsızlık nedeniyle
insanlar can vermektedir. Hastaneler ise dünyanın gözleri önünde kasıtlı olarak
vurulmaktadır. Bu bir savaş değil, modern çağın en vahşi soykırımıdır.
Siyonist terör rejiminin Gazze’de işgali derinleştireceklerini ve
bölgede kalıcı olacaklarını duyurması, sadece Filistin’e değil, tüm İslam
coğrafyasına açık bir meydan okumadır. Buna rağmen İslam dünyası hâlâ ciddi,
kararlı ve etkili bir adım atmamaktadır. Bu sessizlik artık bir utanç değil,
doğrudan suça ortaklıktır.
Gazze’de yaşananlara rağmen Ürdün ve Lübnan gibi ülkelerde Filistin direnişine askeri destek verdiği gerekçesiyle insanların tutuklanması, terör rejimiyle aleni bir iş birliğidir. Bu, sadece direnişe değil, ümmetin izzetine yapılmış büyük bir ihanettir. Bugün Gazze için askeri seçeneğin masaya gelmesi bir tercih değil, bir mecburiyet hâline gelmiştir. Siyonistlerin durdurulmayan işgali, yalnızca Gazze’yi değil, Lübnan’ı, Suriye’yi de ateşe atmıştır. Herkes, işgalin sınır tanımadan nasıl yayıldığını açıkça görmektedir. Bugün Gazze’de yaşanan vahşet ateşinin yarın Ürdün, Mısır, hatta diğer başkentlerin kapısını çalması kaçınılmazdır. Terör rejiminin yayılmacı politikalarına karşı hâlâ somut bir caydırıcılık ortaya konulmaması, sadece Filistin’in değil, ümmetin ve bölge halklarının da geleceğini tehlikeye atmaktadır. Bu noktadan sonra sessizlik ihanettir, diplomasi kifayetsizdir. Gazze’nin kurtuluşu için kararlı, cesur ve gerektiğinde askeri adımların atılması; bu zalimliğe dur denmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur..
